Takip Edin

Güncel

Muratağa katliamından sağ kurtulan Şafak Nihat: 13 yaşındaki çocuk gözüyle yaşadıklarını ve tanıklık ettiklerini anlattı

 Köy sessizleşmişti… Ortada kimseler yoktu. Zaten 100 civarında insan yaşıyordu ama o günden sonra onlardan başkası kalmamıştı. Önce “herhalde esir alındılar” diye düşündüler. Birleşmiş Milletler Barış Gücü’ne soruldu, “esir kamplarında yoklar” yanıtı geldi. Köyün üst bölümünden Mağusa ana yoluna kadarki tarlalara bakıldı hemen… Ancak ne sağ, ne de ölü olarak izlerine rastlanabildi. Ta ki, küçük Şafak, çoban amcasına yardım ederken gittiği çöplükteki tuhaflığı fark edinceye kadar…

“O gün oradaki kötü koku hâlâ burnumdan gitmiyor” diyor. Ve çizgili pijamalı arkadaşının kolunu görünce felaketi anlıyor… Bazı yerleri piramit görünümü almış çöplükteki toprağın altında 89 cansız beden vardı!

Savaşın kötü izler bıraktığı acılı coğrafyalardan biri olan Kıbrıs’ta, 1974’te soykırım yaşanan Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerinde hayat, bir daha eskisi gibi olmadı. 89’u Muratağa ve Sandallarlı olmak üzere 126 kişi, 14 Ağustos 1974’te katledildi, iki çukura atıldı. En küçüğü 16 günlüktü, en yaşlısı ise 95 yaşında… Şafak Nihat’ın sınıf fotoğrafındaki arkadaşlarının tümünün mezar taşlarında ölüm tarihleri “14 Ağustos 1974” yazıyor. Üç köydeki evler o günden sonra kapkaranlık… Esir alınıp önce Mağusa’ya ardından Limasol’a götürülen eli silah tutacak yaştaki erkekler ve köyde saklanan 7 kişi dışındaki herkes öldürüldü.

Öğretmen Şafak Nihat, Muratağa’daki katliamdan köyde olduğu halde kurtulabilen 7 kişiden biri. O günlerde henüz 13 yaşında.  5 çocuklu ailenin en küçüğü. Babası, hem İngilizcesi iyi olan hem de kendini birçok konuda geliştirmiş, saygın bir ilkokul öğretmeni, Hasan Nihat… O zamanlarda köy öğretmenleri aynı zamanda imamlık da yaptığı için “hoca” da deniyor. Hasan Nihat, birçok köyde öğretmenlik yapmış, son olarak Boltaşlı’dan 1972’de emekli olmuş. Anne Nezihe hanım, 5 çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek için çırpınan bir ev hanımı.

KORKU DOLU GÜNLER

Toplu katliamın yaşandığı Muratağa’da katliam çukurunu bulan Şafak Nihat, Muratağa, Atlılar ve Sandallar köyünde 1974’te bir grup Kıbrıslı Rum askerinin katlettiği 126 kişinin acısını taşıyor. O günler için “korku dolu günlerdi” diyor.

O yıllarda 100 civarında Kıbrıslı Türk nüfusuyla Muratağa, bir kısmı toprak sahibi olup kendi işini yapan bir kısmı da Rumların yanında işçi olarak çalışan orta düzey insanların yaşadığı bir Türk köyü…

Şafak Nihat, Muratağa’nın özellikle Alaniçi’ndeki Kıbrıslı Rumlarla sınırlı da olsa ilişkisi olduğunu ama kendilerinin pek de teması bulunmadığını belirtiyor.

Babası öğretmenlikten emekli olunca köye temelli yerleştikleri 1972’den sonra Muratağa İlkokulu’nda eğitim görmeye başlamış. Köydeki günler bisiklet sürüp, futbol ve saklambaç oynayarak, kuş lastiğiyle avlanarak geçermiş. “Daha iyisini bilmediğimiz için, o günler bizim için mutlu ve huzurluydu” diyor.

15 Temmuz 1974’teki darbe, köyde de tedirginlik yaratmış. Şafak Nihat, sonrasını şöyle anlatıyor:

“’Babutsaların içine iki Rum saklandı. Makariosçu Rumlardı’ diyorlardı. 20 Temmuz’da Rumlar tüm köylülerimizi Piperestorana’daki (Alaniçi) ilkokula götürdü. Sandallar ve Atlılar köylüleri de oraya getirilmişti. Akşama doğru bir askeri cip geldi. Söylenene göre Yunanlı subaylarmış. Onunla bizi ilkokula götürenler arasında yüksek sesli bir tartışma oldu. Hemen sonra, kadın ve çocukları köye gönderdiler, erkekler ise orada kaldı. İki abimle babam orada kaldı. Bir abim Türkiye’de üniversitedeydi. Annem, ablam ve ben köye döndük. İlkokulda tuttuklarını daha sonra Mağusa Karakol bölgesindeki kampa götürdüler. İleriki günlerde babam, silah kullanamayacak durumdakileri ve ihtiyarları bıraktıkları için köye dönebildi.”

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  İskele’de yarın beş saatlik elektrik kesinti

“ISTIRAPLI GÜNLER… ELİMİZ KOLUMUZ BAĞLANMIŞTI… BABAM PENCEREYİ AÇMAMIZA İZİN VERMEZDİ”

20 Temmuz ile 14 Ağustos arasındaki günleri “benim için ıstıraplı günlerdi” diye tanımlıyor Şafak Nihat. “Elimiz kolumuz bağlanmıştı. Çocuk da olsak korku içindeydik. Yaz günü özellikle geceleri kapılar pencereler kapalıydı. Vantilatör bile yoktu. Köye elektrik yeni gelmişti sadece buzdolabımız vardı. Terlerdik, ‘baba pencereyi açalım’ derdik, babam ‘hayır’ karşılığını verir, hiç açtırmazdı. O günlerde ara sıra silah sesi duyardık ama yapacak bir şey yoktu. Gizleneceğimiz orman falan yoktu, köyümüzün dört tarafı açıktı. Sonradan duyduğumuza göre, Rumlar köyün girişindeki kahveye gelir, çaldıkları hayvanlardan kebap yapar yer içer havaya ateş açardı. Bu dönemde ara sıra Barış Gücü de gelirdi köye, durumumuza bakmak için… Bir gece Tavukçu Mehmet adlı adam bize geldi. Babama bir şeyler anlattı. Ne yaşamışsaydı çok korkuyordu, titriyordu. O gece bizde kaldı. Babam Barış Gücü’ne adamın hasta olduğunu söyleyerek Mağusa’ya gitmesini sağlamıştı. O sayede katliamdan kurtuldu.”

Gündüzleri köydeki evlerin kapılarını açsalar da insanlar korkudan köyden çok uzaklaşmıyorlardı.

14 AĞUSTOS 1974

Şafak Nihat, Muratağa’da 14 Ağustos’ta neler olduğunu, belleğinde kalanlarla şöyle anlattı:

“Güneş batarkenden yatır, doğarkenden kalkardık. O gün de erken kalkmıştık. Uçak sesleri duyduk. Babam radyodan haber dinlemeye meraklıydı. Korku dolu bir bekleyişti, her an Rumlar gelip bizi alacak diye korkuyorduk. Çok güçlü iki silah sesi duyduk, evin ve avlunun içinde hepimiz bir tarafa dağıldık.

Köyün girişinde, Tavukçu Mehmet’in kayınpederinin evi ve ağılı vardı. Sonradan öğrendiğime göre, Rum askeri ona ‘hade gene otobüse gidiyoruz’ demiş. Nereye? ‘İlkokula’… Oysa doğrudan ölüm çukuruna götürüldüler. Şimdi rahmetlik olan o adam, Rum askerine ‘yürüyün gidin, ben sizinle gitmem, hayvanlarımı yedireceğim’ diye karşı koymuş. O anda onu iki el ateşle öldürmüşler. Duyduğumuz silah sesi oydu.

Babam samanlığa gidip gömüldü, kafasına da kutu geçirdi. Annem, ablam ve ben, aşevi dediğimiz odaya gittik, annem eski Karpaz şöminesinin altına girdi. Yanında iki tane pilin dediğimiz saman ve çamurdan (kerpiç) yapılmış varil vardı. İçine burçak, havetta, buğday doldurulurdu ve altında kapısı vardı içindeki ürünün kolay dökülmesi için…. Halen duruyorlar. Birinde havetta vardı öteki boştu. Kız kardeşim boş olana girdi. İçinde havetta olan varilin üstünde tahtalar, daha da üstünde nenemin bakır tencereleri vardı. Ben de onun içine girdim, havettanın içine gömüldüm, üstüne gene tahtaları koydum. Tüm bunlar güneş yeni doğarken oldu.

O ağustos sıcağında kan ter içinde tahminim saat 10.00’a kadar öyle kaldık. Sonradan kıpırdanışlar duyardım. Belki annem nerede olduğumuzu gördü diye düşünüyordum. Annem bacanın içinde oturuyordu. Bir gürültü duyduk, kapılar kırıldı. -Hatta babam o kapıyı uzun yıllar tamir ettirmedi.- Rumlar Hasan Nihat ailesinin ortada olmadığını biliyor. Bizi arıyorlar.  Olduğumuz odanın kapısı açıldı, varildeki küçük delikten ışık girdi.

“‘ALLAHIM NE OLUR BU GELEN, KALBİMİN SESİNİ DUYMASIN’ DEDİM”

O sırada kalbim çok hızlı atıyordu. İçimden, ‘Allahım ne olur bu gelen, kalbimin sesini duymasın’ dediğimi hatırlıyorum. Bunu her anlattığımda tüylerim diken diken olur.

Gelen kişi biraz dolanıp kaçtı. Kısa süre sonra bir başkası geldi, o da bakınıp gitti. O ilk gelen almış bir sepet fırlatmış. Benim varilin üstü kapalı, ablamınki açık ve ablam en dibe çökmüş. Rum’un fırlattığı sepet ablamın başına vurmuş. Sonra çekip gitmiş. Bizi farketmediler.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Lefkoşa- Girne yolunda kaza! Yoldan çıktı takla attı

Bir süre sonra sessizlik olunca -bunu daha sonra annem anlattı, ben hatırlamıyorum-dışarıya çıkmışım ‘şaarrr’ diye bir ses duyulmuş, annem de önündeki engeli kaldırıp bakmış, ben tişörtümü çıkarıp sıkmışım. O su sesi, ondanmış. Korkudan ve sıcaktan o kadar terlemişim.

Ara sıra sürünerek yerimizden çıkıyor mutfağa gidip su içiyor, buzlukta kalanlardan atıştırıp gene saklanıyorduk.

Akşam üstü bir gıcırtı sesi duyduk. Kerpiç evdeki yuf deliğinden baktık. Amcamın evi de yan taraftaydı. Amcam su çekerdi ve çıkan ‘gıy gıy gıy’ sesleri ondan gelirdi. Annem ‘git bak bakalım amcana’ dedi. Sürünerek duvardan geçip gittim, her yere baktım, odalarda, samanlıkta kimse yok. Kapısı kapalı olan bir odanın kapısını açtığım anda amcamı elinde baltayı havaya kaldırmış, vurmaya hazır şekilde gördüm. Korku içinde, terlemişti. Beni görünce küfredip ‘neden sen olduğunu söylemiyorsun’ diye azarladı. İyi ki kafama baltayı yemedim!

Amcamın evin arkasında harnupluk, ortada da mağaramsı bir çukur vardı. Torunuyla birlikte orada olduğu için kurtulmuşlar, sonra samanlığa geçmişler.

Anneme durumu anlatınca, onların olduğu yere gitmemizi istedi. Diğer amcamın evi de onun yanındaydı ve o sırada orada kimse yoktu. Daha iyi saklanabilmek için annem, kız kardeşim, ben, amcam, yengem ve torunları oraya geçtik.

Annemin anlattığına göre, o akşam ya da ertesi gün, babam çıkıp bizi ararmış yüksek sesle de çağırırmış. Annem ona orada olduğumuzu söylemiş ve yine herkes kendi yerine gidip saklanmış.

Yaklaşık 6 gün böyle kaldık. Dünyadan bihaber! Ses çıkarmamaya çalışırdık. Gizlice bizim evin ve amcamın evin buzdolabındakileri yiyerek ve kuyudan su içerek hayatta kaldık. Biraz da bolibif vardı.

Bu sürede silah sesleri de duyardık.”

TÜRK ASKERİ KÖYE GELİR, MANDIRALAR AÇILIR

Ağustos sıcağında korku dolu günler sürerken köyde kalan az sayıdaki kişi, mandıraların kapılarının açıldığını fark eder. Günlerdir aç kalan hayvanların yiyecek bulması için bu kapıları açanın köye gelen Türk askeri olduğunu yine Şafak Nihat tespit eder.

“Babam bana ‘Git bak bakalım Barış Gücü mü Türk askeri mi’ dedi. Gittim baktım, Türk askeri. Koşup babama haber verdim. Rahmetli babam sevinçle ‘her gördüğü askere sarılıp öptü.”

Köye gelenlerden rütbeli bir asker, köylülerin yaşadığı acıyı dinleyince ‘Burada kalamazsınız, sizi benim birliğime götüreyim’ diyerek onları Akova’daki topçu birliğine götürür. Bir gece orada kalan Nihat ailesi daha sonra yeniden köye döner.

KÖY BOMBOŞ

Döndüklerinde bomboş bir köy vardır. Muratağalı Şafak Nihat, o andan sonra neler yaşadıklarını anlatıyor:

“Köylüler nerede diye soruyoruz, yok… ‘Esirdirler herhalde’ diyoruz. BM ile iletişime geçilmiş, ‘çocuk, kadın, yaşlı esir yok’ cevabı alınmış. Bunun üzerine ‘herhalde öldürülüp gömüldüler’ düşüncesi dolaşmaya başladı. Bizden önce Atlılar’da toplu mezar bulunmuştu. Bizim köye de 8-10 kamyon dolusu Türk askeri geldi. Köyün güneyine doğru, Mağusa yoluna kadarki arazide yoğun bir arama yaptılar ama bir şey bulamadılar.”

Savaş günlerinde birçok hayvan başıboş kalınca eşekler, Muratağa’da küçük Şafak’ın da oyun aracı olmuş. Daha önce binmeyi bilmese de artık eşeğe binip, kovboyculuk oynamaya başlamış. Çoban olan amcasına yamaklık yapıyormuş.

ÇÖPLÜKTEKİ KATLİAM ÇUKURU

Şafak Nihat, amcasıyla koyunları otlatırken, Rumlarca katledilen 89 köylüsünün cesetlerinin bulunduğu katliam çukurunu rastgele fark ettiği o acı anı hiç unutamıyor:

“Koyunları hep önce ön tarafta otlatırdık. Katliam çukurunu fark ettiğim çöplük, köyün, daha önce arama yapılmayan kuzey doğusundaki bölgedeydi. O gün, amcam rastgele koyunları o tarafa yönlendirince, bana da çöplüğe gidip oynamak için fırsat doğdu. Önceden de çöplükte bulduğumuz akü parçalarıyla oynardık. Eşeğime atlayıp hemen çöplüğe gittim. Çöplükteki manzara hoş değildi! Piramit yapılar ve ağır bir koku vardı. Piramit yığıncıklarına yaklaşınca bir çocuğun çizgili pijamalı kolunu fark ettim, o zaman felaketi anladım. ‘Demek ki aradığımız köylülerin akıbeti burada’ deyip dörtnala amcama gittim. Amcam da geldi, kontrol etti ve bana ‘Koş babana haber ver’ dedi. Hemen köye gidip babama olanları anlattım. Babamla traktörle, Dörtyol’da şu anda polis karakolu olan yerdeki askeri birlik karargahına gidip durumu anlattık. Ondan sonra çukur açıldı ve köylülerin cansız bedenleri çıkarıldı.”

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Özersay: Kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi için atılacak adımlara herkes sahip çıkmalı

Küçük olduğu için katliam çukurunun açılması sırasında olay yerinde durmasına izin verilmese de Şafak Nihat, tanık olduğu her an, artık yaşamayan bedenleri tanıdı. Hepsi de arkadaşları, akrabaları, köylüleriydi. Gençlerin cesetlerinin telle sarılmış olduğunu, bazı cesetlerin kafatasında kurşun delikleri gördüğünü, saçlarından ve elbiselerinden, yakılmış olduklarını anladıklarını acıyla anlatıyor Nihat…

Şafak Nihat, defin işlemlerinde bulunmadığını ancak orada olan babasının anlattıklarına göre katliam çukurundan 89 kişinin cesedinin çıkarılıp şehitlikte topluca gömüldüğünü anlattı. Çukurdan çıkan ancak köyden biri olmadığı tespit edilen bir cesedin kimliği ise meçhul kalmış. Bunun komşu Rum köydeki dozer sahibi bir kişi olabileceği düşünülmüş.

“O GÜNDEN SONRA HAYAT DEĞİŞTİ… TRAVMAYDI”

Yaşadıkları büyük acının getirdiği travma ve o günden sonra hayatlarının nasıl değiştiği konusundaki sorular üzerine Muratağalı öğretmen Şafak Nihat, şunları söyledi:

“O günden sonra muhakkak hayatımız değişti. Büyük bir travmaydı. Biz köyde yaşamaya devam ettik ama köye 1985’lere kadar kimse gelip yerleşmedi. Köyden esir olanlar, olup biteni öğrenmişler. Esir değişimi olup da kuzeye döndüklerinde o acı üzerine köye gelemediler. Onlara Dörtyol’da ev verildi, sonra yıllar sonra tekrar köye dönenler oldu.

Eğitim hayatım olumsuz etkilendi, notlarım düştü. İlkokul sınıfımdaki tüm arkadaşlarım öldürülmüştü.”

Şafak Nihat, katliamın ardından Gazimağusa Namık Kemal Lisesi’nde ortaokul ve liseyi bitirip, Ankara Gazi Eğitim Fakültesi’nde eğitim gördü. Helen Minareliköy Şehit Mehmet Eray İlkokulu’nda öğretmenliğe devam ediyor.

“ZOR GÜNLERİ BABAMIN GÜCÜYLE ATLATTIK”

Savaş ve köylerindeki katliam sonrasında herhangi bir psikolojik destek görmediklerini belirten Şafak Nihat, o zor günleri aydın ve güçlü kişiliği yanında dindar olan babasının yardımıyla atlattıklarını söyledi.

“Babam dini felsefeyi çözümlemiş bir adamdı. Bağnaz değildi, tam bir Kıbrıs Müslümanıydı. Beş vakit namaz kılmazdı ama her cuma camiye gider, dualarını okurdu.” 

“KIBRIS, İKİ TOPLUMA KÜÇÜK GELMEMELİ… GENE BARIŞ OLABİLİR”

Bu kadar acıyı yaşamış bir Muratağalı olarak Şafak Nihat’ın yaşananlara ve Kıbrıs sorununa ilişkin yorumu ise şöyle:

“Bu kadar darbe yememize rağmen ben yine de olaya iyimser bakıyorum. Bu soykırımı, bir azınlığın yaptığını görüyorum, buna inanıyorum ama bu azınlık da günü geldiğinde bütün Rum toplumunun ağzını kapatıyor ve bu azınlığın dedikleri oluyor. İş, Türk-Rum, Müslüman-Hristiyan konusuna geldiğinde, aşırı milliyetçi bu grup Rum toplumunu arkasından sürüklüyor. Kıbrıslı Rumların çoğunluğunun da bizler kadar temiz ve dürüst olduğunu biliyorum. Gene barış olabilir diye düşünüyorum memlekette… Kıbrıs adası iki topluma küçük gelmemeli.”

Haber: Özgül Gürkut Mutluyakalı – Fotoğraf: Rahme Çiftçioğlu+Şafak Nihat’ın arşivi +TAK arşivi

Güncel

“Türkiye ile her konuda aynı şeyi düşünmek zorunda değiliz”

Bütçe görüşmelerinin ikinci gününde kürsüye çıkan CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman’ın konuşmasında öne çıkanlar şöyle:

“Son dönemde bazı kavramları ortak kullanmaya başladık. Bunlardan ne anladığımız farklı olabilir ama kullanılan kavramlar benzeşmeye başladı. Bunlardan biri ‘kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi yaratmak’ diğeri de ‘statüko’… Statüko daha önce çözüm konusunda istekli olanların sözcüğüyken şimdi farklı kesimler tarafından da dillendirilen bir sözcüğe dönüştü. Statüko denen şeyi tanımlarsak yol hattını da oluşturabiliriz. Statüko dediğimiz şey adada bir çözüme ulaşılamamış olması ve BM’nin sürekli olarak sürdürülemez dediği şeydir. Bunun yansımaları da en azından bizim açımızdan öngörülemez bir durumun devamlılığı, dünya ile arzu ettiğimiz biçimde buluşamamak, diyaloğu geliştirememek ve uluslararası hukukun çerçevesi içerisine bir türlü girememektir.”

“Daha somut tabirle içinde bulunduğumuz koşullar doğrudan ticaret yapamama, direkt uçuşların olmaması, Maraş’ın onlarca yıldır kapalı kalması, kültür, sanat insanlarımızın, sporcularımızın uluslararası alanda kendilerini göstermekte zorluklarla karşılaşması. Yükseköğretim kurumlarımızın yine bir sürü problemle karşı karşıya kalması.”

“Bunu değiştirmek konusunda hemfikir miyiz? Görebildiğim aynen devam etsin diyen biri yok. O zaman rasyonel gözle bakmamız lazım ve bu statükoyu nasıl değiştirebiliriz konusunda fikrilerimizi yarıştırmamız lazım.”

“Rumlar çözüm olmasa da AB’ye gireceklerini düşünerek oy kullandılar ve hayır dediler. Statüko olduğu gibi kaldı. Bugünkü koşullarda doğrudan ticaret yapamıyoruz, turizmin ihtiyacı olan direkt uçuşlar konusunu çözmüş değiliz. Statüko buysa ve bugüne kadar değiştirilemediyse ne yapmamız gerekir konusu temel sorudur.”

“Cumhurbaşkanlığı makamı BM şemsiyesi altında toplum liderliği makamıdır. Bunun üzerinden çok daha proaktif olmak zorundayız. Elimiz güçsüz değil, Maraş konusunda bir şeylerin değişmesi gerektiği ortadır. BM ile kararları istişare ve müzakere etme zeminimiz vardır.”

“Temel derdimiz Kıbrıs Türk halkının varoluşunu, kimliğini, kültürünü geleceğe taşıma gailesidir. En önemli meselemiz budur. Bunu öteye taşıyıp Kıbrıslı Türkleri özne kılacaksak kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi yaratmalıyız. Bu olmadığı müddetçe kendi kararlarımızı kendi organlarımızla olması gerektiği biçimde veremeyeceğimiz ortadadır.”

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Girne-Güzelyurt yolunda kaza! 2’si çocuk 4 yaralı

“Kapsamlı çözüme ulaşamadığımız koşullarda çözüme adım adım ilerleme yolunda adım atmamız lazım. Zaman zaman tek taraflı, zaman zaman GYÖ ile gerçekleşir ama hepsini bütün dünya ile konuşarak yapmak mümkündür.”

“Türkiye ile KKTC her konuda aynı şeyi düşünmek zorunda değildir. Geçmişte de olmadı. Lokmacı Barikatı’nın açılması sırasında yaşananları hatırlayın ama asla diyalog kopmadı ve ekonomik açıdan büyük fayda sağlayan kapı açıldı.”

“Yürümemiz gereken yol rasyonel düşünüldüğünde çok net biçimde karşımızda duruyor. Sonuca ulaşamadığımız noktada hem çözüm irademizi hem de hak ettiklerimizi, haklı taleplerimizi anlatmak gerekir.”

“Cumhurbaşkanlığı makamını daha efektif kullanmamız gerekiyor. Hükümetler olarak siyasi istikrar sorunumuz var ve 12 – 13 aylık hükümetlerle bu işlere odaklanamıyoruz. Cumhurbaşkanlığı makamının yürütme yetkisi ve görevi başlığı altında yazanları tartışmaya ihtiyacımız var. Kamu işlerinin kesintisiz ve düzenle sağlaması gerektiğini konuşmamız gerekiyor. Anayasanın 111 maddesinde güvenlik sorunu tartışılırken Cumhuriyet Güvenlik Kurulu’nun başında cumhurbaşkanının bulunduğunu, dolayısıyla bu kurulun güvenlikten temel sorumlu kurul olduğunu hatırlamaya ihtiyacımız var. Ekonomi konusunda da cumhurbaşkanının yetkisi vardır. Beş yıl görev yapan bir makam olduğunu düşünürsek ve cumhurbaşkanlığının yetkilerini artırırsak hükümetler değişse bile o kurulların istikrarı ileriye doğru taşınabilecek demektir.”

“Cumhurbaşkanlığı makamı doğrudan halk oyuyla seçilen bir makamdır. Türkiye buna yeni geçti ama bizde 1975’ten beri cumhurbaşkanını halk seçiyor. Cumhurbaşkanı aynı zamanda toplum lideridir ve içinde bulunduğumuz statüko içinde Rum liderliği ile eşitlendiğimiz tek yer burasıdır. O makamda kim oturursa otursun o kişiye yönelik olarak elbette eleştiri yapılabilir ancak sınırların aşıldığı, hakarete, tehide varıldığı noktalarda bu sadece makamda oturan kişi için sorun değil Kıbrıs Türk halkı için sorundur. O hakaretler Kıbrıs Türk halkının iradesine yönelmiş demektir. İçeride de dışarıda da bu hassasiyet önemlidir. Özne olma potansiyelimizin en önemli parçası cumhurbaşkanlığıdır.”

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  UNIFICYP: Tehlikeli görülen 18 bölge mayından arındırıldı

“Ayrıca CTP grubu adına bütçeye oyumuzun ‘evet’ olacağını da açıklamak isterim.”

Devamını oku

Güncel

“Cumhurbaşkanı, toplumu kutuplara ayıran söylemlerden uzak durmalı”

Meclis Genel Kurulu’nda 2020 Mali Yılı Bütçe Yasa Tasarısı görüşülmeye devam ediyor.

Meclis Genel Kurulu’nda konuşma yapan HP Milletvekili Gülşah Sanver Manavoğlu, insan hakları günü olan bugün Kıbrıslı Türklerin haklarını dünyanın görmezden gelmesini eleştirdi.

ıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklerini haklarını gasp ettiğini ve dünyanın da bunu görmezden geldiğini belirten Manavoğlu, uluslararası toplumun Kıbrıs’a gönderdiği katkıların yıllardır Rumlar tarafından kullanılmasını da eleştirdi ve bunun sorgulanması gerektiğini söyledi.

Manavoğlu, çözümden kaçan tarafın Rum tarafı olduğuna işaret ederek, “Kıbrıs’ın kuzeyinde farklı şekillerde dile getirsek de hepimiz bir çözüm istiyoruz. Müzakere masalarında harcadığımız bunca zamanda dünyadaki diğer güçler müdahale etmediği sürece kolay değil. Bu nedenle Kıbrıslı Türkler açısından bunu zaman kaybı olarak görüyorum” dedi.

Türkiye Cumhuriyeti için adadaki Kıbrıs Türk varlığının önemli olduğunu dile getiren Gülşah Sanver Manavoğlu, müzakere süreci devam ederken içinde yaşanılan sistemi sürdürülebilir hale getirmenin yollarının aranması gerektiğini vurguladı.

Manavoğlu, Cumhurbaşkanı’nın tüm halkı kucaklaması gerektiğini de belirterek, Cumhurbaşkanı’nın toplumu kutuplara ayıran söylemlerden uzak durmasının önemli olduğunu söyledi.

Kıbrıslı Türklerin çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde konuşulması gerektiğini kaydeden Manavoğlu, bu çıkarların elde edilmesi konusunda daha aktif olunması gerektiğini ifade etti.

Manavoğlu, Kıbrıs konusunda sürekli görüşmeler yapıldığını fakat müzakerelerden sonuç alınmadığını kaydetti.

Kıbrıs sorununun çözülmesi için dış dinamiklerin pozisyon alması gerektiğini dile getiren Manavoğlu, 1571’den beri Kıbrıs’ta Türklerin olduğunu ve Türkiye Cumhuriyeti için de Türklerin çok önemli olduğunu belirtti.

“Müzakere süreci devam ettiği halde önümüze bakmamız gerekir” diyen Manavoğlu, artık ekonomik olarak ileriye bakılması gerektiğini söyledi.

Manavoğlu, Kıbrıs konusunda Kıbrıslı Türklerin çıkarları konusunda aktif olunması gerektiğini kaydetti.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Yurt odasında uyuşturucuyla yakalandı
Devamını oku

Güncel

Lefkoşa’da alt yapıya 11 milyon TL

LTB Başkanı Harmancı, yeni yılda kanalizasyon, yol yapım, kaldırım, su hatları gibi altyapılara 11 Milyon TL, park yapımı sosyal tesisler gibi alanlara da 2,5 milyon TL özkaynak akışı öngörüldüğünü açıkladı

Lefkoşa Türk Belediyesi Başkanı Mehmet Harmancı, bütçe hazırlık çalışmalarını dün itibariyle tamamladıklarını açıkladı.

Harmancı’nın açıklaması şöyle:

“Aylardır süren bütçe hazırlık çalışmalarını dün itibariyle tamamladık. Uzun yıllardır meclis üyelerimizin bir fiil içinde olduğu ve neyi nasıl yapabiliriz birlikte ele aldığımız bir alan bütçe çalışmaları. Üzerimizde her yıl olduğu gibi 2020 yılında da elbette baskı büyük olacak. LTB kadrosu işçi açığı olan ama memuru fazla olan bir yapı, haliyle şubeler daha iyi çalışma gerçekleştirebilmek için işçi taleplerini ortaya koydular, bizler ise 20/25 yıllık bir maceraya atılma yerine bu talepleri yeni istihdam yaratmadan bazı çalışmalarımızı hizmet alımı ile yapmakla çözüm stratejisi ile yeni bütçeyi tasarladık. Elbette önümüzdeki yıl bizim yaratmadığımız ama çözmek zorunda olduğumuz geriye dönük ödeyeceğimiz ihtiyat sandığı, sigorta ve vergi borçları önemli bir zorluk ama başaracağız. Bütçenin ilk kez %60’ın altına düşen personel oranı olumlu tabi yıl sonu gerçekleşen bütçe ile kıyaslamak gen sağlıklı sonucu verecek ama düşen trendimiz devam ediyor.
Kanalizasyon, yol yapım, kaldırım, su hatları gibi altyapılara yaklaşık 11 Milyon Türk lirası, park yapımı sosyal tesisler gibi alanlara da 2,5 milyon TL gibi bir özkaynak akışı öngörülüyor. Yeni açık pazar projesinin yeni maliyeti ile birlikte proje kredisi kullanılarak bitirilmesi gündeme gelecek.
Sanayi bölgesinin altyapı sorunlarının minimize edilmesine yönelik hazırlanan projeler aylar öncesinde Başbakanlık ve afet kurulunun paydaşlarına verilmiş ve bütçe çıkarılması talep edilmişti. Bu bütçeler eğer sağlanmaz ise ayırdığımız altyapı kaynakları ile biz sorunu hafifleteceğiz lakin çok taraflı bu sorunun çözümü için herkesin elini taşın altına koyması en büyük beklentimiz.
70 Milyon TL AB kaynaklı kanalizasyon ana taşıyıcı hat projemiz başladı devam edecek, Lefkoşa’da 2022’de tamamlandığında hayatı değiştireceğine inandığımız AB kaynaklı Kanlıdere yürüyüş ve bisiklet yolu için de 2020 başında dizayn ve yapım ihalesinin çıkması bekleniyor”

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Genel Sağlık Sigortası Alanında İşbirliğine İlişkin Mutabakat Zaptı imzalandı

Devamını oku

Güncel

Yurt odasında uyuşturucuyla yakalandı

Bir üniversite kampüsü içerisinde gerçekleştirilen rutin kontrollerde yurt odası içerisinde uyuşturucu madde bulunan zanlı Abdalla Abdusallam Mohammad tutuklanarak bugün mahkeme huzuruna çıkarıldı.

Mahkemede yeminli şahadet veren polis memuru Mehmet Sevinç, olguları aktardı. Polis, zanlının 9 Aralık’ta bir üniversite kampüsü içinde yurt odasında güvenlik görevlileri tarafından yapılan rutin kontrolde 6 ayrı foil kağıda sarılı 2 gram ağırlığında hintkeneviri türü olduğuna inanılan uyuşturucu madde bulunduğunu belirtti. Polis, zanlının konu maddeyi ayni gün Gönyeli’de aranan bir şahıstan 400 TL’ye 2 gram olarak satın aldığını itiraf ettiğini söyledi. Polis, tahkikatın salimen yürütülebilmesi için zanlının üç gün tutuklu kalmasını talep etti.

Huzurunda verilen şahadeti değerlendiren Yargıç Temay Sağer, tahkikatın salimen yürütülebilmesi için zanlının üç gün tutuklu kalmasına emir verdi. Evrim KAMALI)

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Ev kirası yüzünden arkadaşını bıçakladı
Devamını oku

Güncel

Polislere beraat

Yedidalga – Gemikonağı ana yolu üzerinde 2012 yılı içerisinde kullandığı plakasız dağ motoru ile devriye gezen polisleri fark ederek kaçmaya çalışan ve daha sonra kaza yaparak yaşamını yitiren Aras Kansay’ın kaza yapmasından sorumlu tutulan Polis aracını süren polis memuru Cafer Aygün ve yanında yolcu olan polis memuru Ali Çiftçi, beraat etti.

Polislerin avukatları Mustafa Asena ve Burçin Sertbay, iddia makamının tanıklarının ve şahadetinin sanıkları müdafaaya çağrılmaması veya kendilerini müdafaa edeceklerini gerektirecek inanırlılığın olmadığı gerekçesiyle müdafaa yapılmaksızın beraat etmelerini talep etmişti.

Mahkeme, iki trafik polisini savunmaya davet etmeksizin beraat etmelerine karar verdi. Lefkoşa Ağır Ceza Mahkemesi Başkan Nüvit Gazi, Kıdemli Yargıç Şerife Katip ve Yargıç Umut İnan huzurunda itham edilmelerinin ardından yargılanmalarına başlanmıştı. Kazanın, 10 Haziran 2012 tarihinde 19.00 sıralarında Yedidalga – Gemikonağı anayolu üzerinde, Gemikonağı istikametine doğru motosikletle seyreden Aras Kansay’ın polis aracıyla önünün kesildiği ve Kansay’ın yönetimindeki motosikletin anayol dışındaki toprak bankete çıkıp, dengesini kaybederek sağ şeride geçerek, karşı istikametten gelen taksi araca çarpmasıyla meydana geldiği iddia edilmişti. Kansay olay mahallinde yaşamını yitirmişti. Polis aracını süren polis memuru Cafer Aygün ve yanında yolcu olan polis memuru Ali Çiftçi, Lefkoşa Ağır Ceza Mahkemesi’nde Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu başkasının ölümüne, Yolun sağını muhafaza etmeme, tehlikeli sürüş yapıp kazaya neden olma suçlarından itham edilmişti. Sanıklar suçlamaları kabul etmemişti. Evrim KAMALI)

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Özersay: Kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi için atılacak adımlara herkes sahip çıkmalı
Devamını oku

Çok Okunanlar